alsambasimigitsem

zamanın ve yolların içimde bıraktıklarını, zamansız notlarımı ve kendime sakladığım küçük sığınakları biriktirdiğim yer.

ana sayfa/sagalassos'ta bir temmuz günü ve zamanın taşı

sagalassos'ta bir temmuz günü ve zamanın taşı

tarih okumak, şükrü hocanın dersleri ve bin dört yüz metre yükseklikte insan kalmanın sadeliği üzerine.

14 temmuz 2025•7 dk okuma
düşünürler: şükrü hocam
sagalassos'ta bir temmuz günü ve zamanın taşı
temmuz sıcağı ağlasun'un üzerini bir sis gibi kaplamıştı. sagalassos'un üst agorasına doğru tırmanırken, sırtımdaki çantanın ağırlığı ve alnımdan süzülen terle birlikte yıllar önceki amfi günlerine döndüm. eskiçağ tarihi şükrü hocanın derste tahtaya yazdığı ilk cümleyi hatırladım: "taşlar yalan söylemez çocuklar ama onların sustuğu şeyleri anlamak insan için zaman alır." o zamanlar ders notları alırken bu cümlenin teorik bir bilgi olduğunu sanıyordum. oysa bin dört yüz metre yükseklikte, antoninler çeşmesinin buz gibi akan suyuna elimi uzattığımda, hocanın ne demek istediğini çok daha net anladım. o taşlar bin sekiz yüz yıl önce de buradaydı; altında yürüyen imparatorlar, pazarda pazarlık eden tüccarlar, aşk acısı çeken ya da geleceğinden korkan insanlar da tıpkı bizim gibi bu güneşin altında durmuştu. agoranın basamaklarına oturup vadiye baktım. aşağıda ağlasun'un yeşil kavakları ve kıvrılan yolları görünüyordu. zamanında burdur'da, ağlasun'da yaşarken buralara her baktığımda içimi kaplayan o hiddeti ve kızgınlığı düşündüm. bir zamanlar bu şehirlerden nefret edişimin sebebi buradaki sütunlar ya da sokaklar değildi; kendi hayatımda yoluna koyamadığım şeylerin faturasını bu coğrafyaya kesiyordum. şükrü hoca bir gün roma’nın yıkılış dönemi krizlerini anlatırken durup bize bakmış ve "insan kendi içindeki krizleri çözemediğinde, suçlayacak bir harita arar" demişti. ne kadar haklıymış. büstü kırılmış bir kent meclisi binasının ortasında dururken, vaktiyle devasa sanılan imparatorlukların bile nihayetinde sessiz bir rüzgara teslim olduğunu görmek insana tuhaf bir hafiflik veriyor.
tiyatronun en üst sırasına çıkıp oturdum. burası dünyanın en yüksekteki antik tiyatrolarından biri. temmuz rüzgarı vadiden yukarı doğru öyle sert esiyordu ki, insana bütün o geçmiş gürültüyü unutturuyordu. iki bin yıl önce burada sahnelenen bir tragedyanın sonunda seyircilerin alkışladığı o anı hayal ettim. oyunu izleyen bir romalı da muhtemelen eve dönerken yarınki borçlarını, sevilip sevilmediğini ya da hayatının nereye gittiğini düşünüyordu. biz tarihi hep büyük savaşlar, fermanlar ve krallar üzerinden okuyoruz. oysa lisans eğitimim bana tarihi insan tecrübesi olarak anlatmayı severdi. hocalarım "bir imparatorun fermanından çok, bir askerin mektubuna bakın" derdi" çünkü acının ve beklentinin dili iki bin yıldır hiç değişmedi." taşların arasında dolaşırken cebimdeki telefonu çıkarmadım bile. ne bir fotoğraf çekme arzusu kaldı içimde ne de birilerine "bakın neredeyim" deme telaşı. dağın tepesindeki o dağ nanesi kokusu, çeşmeden akan suyun sesi ve kentin yıkıntılar arasına sıkışmış yalnızlığı bana kendi içimdeki kalabalığı susturmayı öğretti. geçmişte beni kıran insanları, atılmayan mesajları, seçilmeme hissini ve zihnimde büyüttüğüm o kurgusal yarışları bu antik kentin basamaklarında bıraktım. iki bin yıllık sütunların yanında insanın kendi kırgınlığı öyle küçük kalıyor ki...
aşağıya, ağlasun'a doğru inerken havanın turuncu bir akşama evrildiğini hatırlıyorum. artık bu topraklara kızgın değilim. ne burdur'a, ne ağlasun'a ne de geçmişimde bana kendimi eksik hissettiren insanlara... şükrü hocanın kulaklarımda çınlayan sesiyle gülümsedim: "tarih bize sadece geçmişi öğretmez, kendi fani hayatımızı çok fazla ciddiye almamamız gerektiğini de gösterir." arabaya bindiğimde içimde ne bir nefret vardı ne de aceleci bir istek. sadece zamanın taşlar üzerindeki o sakin yürüyüşüne tanık olmanın huzuru vardı.