alsambasimigitsem

zamanın ve yolların içimde bıraktıklarını, zamansız notlarımı ve kendime sakladığım küçük sığınakları biriktirdiğim yer.

ana sayfa/kimsenin en yakın arkadaşı olamamak ve derin bağlar

kimsenin en yakın arkadaşı olamamak ve derin bağlar

yakınlık korkusu, dinleyen taraf olmak, ya hep ya hiç mantığı ve bazı boşlukların öylece kalması üzerine.

19 nisan 2025•7 dk okuma
kimsenin en yakın arkadaşı olamamak ve derin bağlar
kimsenin en yakın arkadaşı değilim. kimse de benim en yakın arkadaşım değil. telefonu elime aldığımda "kesin şunu aramalıyım" dediğim biri yok; eminim kimse de telefonu eline aldığında "dur, engin'i aramalıyım" demiyordur. bunu bir sorun olarak görmüyorum aslında. sadece bir gün durup baktığımda ilk kez açıkça fark ettim bunu. sonra kendime sordum: acaba bu durum bana kendiliğinden mi denk geldi yoksa kendimi bilinçli olarak buraya ben mi koydum? çünkü ne zaman biri beni yakını görüp dert anlatsa onu can kulağıyla dinliyorum, hatta bazen onun sıkıntısını kendiminmiş gibi benimsiyorum. ama iş kendi hayatıma, kendi içimi açmaya geldiğinde aynı şeffaflığı gösteremiyorum. açamıyorum değil; kendimi geri tutuyorum. belki de bilinçli olarak yakınlık kurmaktan çekiniyorumdur. dışarıdan bakan insanların gözünde hep duygularını kontrol edebilen, sınırlarını çizen, hatalarından ders çıkaran o dengeli arkadaş oldum ama o sınırları korumaya çalışırken içimde ne badireler atlattığımı, o sorunlarla yüzleşirken ne kadar yalnız hissettiğimi kimseye anlatamadım. bu kadar net ve kontrollü görünmenin bir bedeli var sanırım: insanlara mesafeli hissettirmek. arkadaşlarım bana "biraz mesafelisin, bir sorun mu var?" diye sorduklarında, hayır bir sorun olmadığını söylüyorum. sadece birine tam anlamıyla açılmadan önce aşamalı olarak düşünmeyi bir savunma mekanizması haline getirmişim.
bütün ilişkilerimde iyi bir dinleyici oldum. birini merak etmenin ve önemsemenin soru sormak olduğuna inandım. ama bir süre sonra sadece dinleyen taraf olmanın insanı tükettiğini fark ettim. sürekli başkalarına alan açıp onları anlamaya çalışırken, kendi anlattıklarıma aynı dikkatin gösterilmediğini hissettiğimde hevesim çabucak kırılıyor. karşımdaki kişinin benim gösterdiğim hassasiyeti göstermediğini anladığım an içime çekiliyorum. "tamam, anlatmayayım, bende kalsın" demeye başlıyorum. işte burada o "ya hep ya hiç" mantığı devreye giriyor. gri alanlarda duramıyorum; bir bağ kurulacaksa ya en derinden kurulmalı ya da hiç kurulmamalı diye düşünüyorum. karşımdaki insanın bana benim yaklaştığım gibi yaklaşmadığını hissettiğimde de kendimi birkaç adım geri çekiyorum. yine onun için orada olmaya, ihtiyacı olduğunda dinlemeye devam ediyorum ama kendi hayatımı anlatmayı kesiyorum. zamanla o kapıya yakın oturmaya başlayıp en sonunda sessizce o kapıdan çıkıyorum. beni en çok yoran şey "mış gibi" yapılan iletişimler. biriyle oturup kahve içerken beni gerçekten dinlediğini bilmek isterim; dinliyormuş gibi yapılması beni rahatsız ediyor. sırf yalnız kalmamak için sığ bağlar kurmaktansa, o kapıdan çıkıp kendi mesafemde kalmayı tercih ediyorum.
bu durum beni yalnız biri yapmıyor. aksine, bir arkadaşlığa emek veriliyorsa alma-verme dengesinin korunması gerektiğine inanıyorum. sürekli daha fazla çabalayan taraf olmaktansa bir süre yalnız kalmayı daha dinlendirici buluyorum. herkesin anında arayıp konuşabildiği, saatlerce kritiğini yapabildiği "bir insanı" var gibi görünebilir ama sırf o yeri doldurmuş olmak için yanlış birini oraya koymaya gerek yok. insan kendini tanıyorsa, layık gördüğü iletişim seviyesinin farkındaysa ayakkabı uymadığında zorlamamalı. bazı boşluklar sırf dolsun diye doldurulmamalı. birine "en yakın arkadaşım" diyebilmek için yanlış insanlara yer vermektense, o yerin boş kalması ve gerçek bir bağın beklenmesi çok daha sağlıklı.